İstanbul'un En İyi Arkeoloji Müzeleri - Bölüm 1
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin başyapıtları; Babil aslanları, Kadeş Antlaşması, Tabnit mumyası ve İskender Lahdi bu rehberde.

Bu yazıda İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni, kurucusunu ve mutlaka durup bakmanız gereken birkaç başyapıtını anlatıyorum.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu: Osman Hamdi Bey
Önce Osman Hamdi Bey‘den söz etmek gerekiyor. Çünkü onun adı yalnızca İstanbul Arkeoloji Müzesi’yle değil, tabloları sayesinde resim sanatıyla da anılır. Osmanlı arkeolojisinin öncüsü ve aynı zamanda ressam olması, onu iki yönden de önemli kılıyor.
Osman Hamdi, 1842’de İstanbul’da, babası sadrazam olan bir Osmanlı seçkinleri ailesinde doğdu. Hukuk eğitimi onu Paris’e götürdü; ileride ilk eşi olacak Fransız Marie ile orada tanıştı. Küçük bir not: sonradan yine Marie adında bir Fransız kadınla evlenecekti.
Hukuk öğrenimi onu bu çift kariyere özel olarak hazırlamasa da, sonunda sanat ve arkeoloji yolunu açtı. 26 yaşında, Osmanlı’nın bir vilayeti olan Bağdat’ta dışişleri memuru oldu.
Arkeolojiye olan tutkusu burada, ilk kazılara katılmasıyla doğdu. Ardından birkaç arkeolojik alanın yönetimini üstlendi; bunların arasında ünlü İskender Lahdi’nin bulunduğu Sidon (bugünkü Lübnan) kazısı da vardı.
Batılı ülkelerin gözünü diktiği bu buluntuları korumak için Osman Hamdi Bey, İstanbul’da Osmanlı’nın ilk arkeoloji müzesini kurma iznini aldı. Levanten mimar Alexandre Vallaury’ye, İskender Lahdi’nin formunu çağrıştıran neoklasik üslupta ilk binayı tasarlattı. İnşaat 1881’de başladı, 1908’de tamamlandı. 1883’te ise ilk binanın karşısına güzel sanatlar okulu için bir ek bina yapıldı; iki tutkusu böylece bir araya geldi. Bu ek bina bugün müzeye dahil olup Eski Doğu eserlerini barındırıyor.
Osman Hamdi Bey, 68 yaşında İstanbul’da hayatını kaybetti. Geride yalnızca bir müze değil, önemli tablolar da bıraktı. Tutkusu, yeteneği ve Fransız ressamlarla kurduğu dostluklar, Oryantal üslubu kendi penceresinden yeniden yorumlamasını sağladı. Tabloları bugün dünyanın dört bir yanındaki müzelerde ve özel koleksiyonlarda. En ünlüsü olan Kaplumbağa Terbiyecisi (hediyelik eşya dükkânlarında her yerde görürsünüz) 1906’da, ölümünden dört yıl önce tamamlandı. Tablo 2004’te Pera Müzesi tarafından satın alındı ve döneminin en yüksek bedelli Türk resmi oldu. Beyoğlu’ndaki bu modern sanat müzesine giderek orijinalini görmenizi öneririm.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne genel bakış
İstanbul Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet’te Gülhane Parkı ile Topkapı Sarayı arasında yer alıyor (T1 hattı Gülhane tramvay durağı). Başlangıçta sarayın ilk avlusundaydı. Üç binadan oluşuyor:
- Eski Şark Eserleri Müzesi. Avluya girince hemen solunuzdaki ilk bina, en eski eserlerin koleksiyonunu barındırır. Başta Mısır ve Hitit kalıntıları olmak üzere pek çok değerli esere burada rastlarsınız.
- Klasik Eserler (ana) binası. Müzenin başyapıtlarını içerir. Bina uzun yıllar restorasyondaydı; ziyaret koşulları zaman zaman değişebiliyor. Antik mezar ve stellerin koleksiyonu etkileyici bir şekilde sergileniyor.
- Çinili Köşk. 1472’de inşa edilen bu yapı, müzenin diğer iki binasından çok daha eski. Konstantinopolis’in fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. Bugün Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserleri barındırıyor.
Eski Şark Eserleri Müzesi
Kronolojik bir sıra izlemek için Eski Doğu koleksiyonunu barındıran ilk binayla başlayalım. Burada en eski kalıntılar var: Mısır, Hitit, Asur, Babil ve daha fazlası.
Babil’in aslanları
Mitik Babil şehri, Neo-Babil Krallığı’nın başkentiydi ve bugünkü Irak’ın güneyinde, Bağdat yakınında yer alıyordu. II. Nebukadnezar döneminde altın çağını yaşadı. Büyük şampanya şişelerinden birine adını veren kişi de odur (1 Nebuchadnezzar = 15 litre, yani 20 standart şişe).
Yaklaşık MÖ 600 dolaylarında Nebukadnezar, şehrin çifte surlarını inşa etti. 7 Harika arasında sayılan ünlü Asma Bahçeler de bu dönemin eseri olarak anılır.
İştar Kapısı, Babil’in sekiz anıtsal kapısından biriydi. Gerçek ve mitolojik hayvanları betimleyen sırlı kabartmalı seramiklerle süslüydü. Bu hayvanlar, Babil tanrılarını temsil ediyordu.

Boğalar, ejderhalar ve tabii ki aslanlar:
- Boğa, fırtına tanrısı Adad’ın kutsal hayvanı.
- Ejderha Muşhuşşu, tanrı Marduk’un simgesi (yılan gövdesi, baş ve boyun; aslan ön pençeleri, kartal arka pençeleri).
- Aslan, Yunan mitolojisindeki Afrodit’e karşılık gelen aşk ve savaş tanrıçası İştar’ı simgeliyor.
Bu seramik aslanlar aynı zamanda tören yolunun iki yanını da süslüyordu. İştar Kapısı’ndan başlayan bu yol, yeni yıl festivallerinin yapıldığı binaya kadar uzanıyordu; 16 metre genişliğinde ve 300 metre uzunluğundaydı.
Kadeş Antlaşması
Bu eser boyutuyla pek etkileyici değil. O kadar küçük ki kolayca gözden kaçabilir. Onu seçmemin nedeni, hakkında yakın zamanda yaptığım bir Mısır gezisinde çokça şey öğrenmiş olmam.
Çivi yazısıyla kazınmış bu küçük tablet, tarihteki ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinir. Hitit Kralı III. Hattuşili ile Firavun II. Ramses arasında imzalanan antlaşma, Orta Doğu’nun bu iki güçlü krallığı arasındaki uzun anlaşmazlığa son verdi. Çatışmanın doruğu Kadeş Savaşı’ydı.

Bu savaş, MÖ 13. yüzyılda Kadeş şehri yakınlarında yaşandı. Hitit sınırındaki bu şehir bugünkü Suriye’nin güneyinde yer alıyordu.
Ramses, saltanatının başlarında bir zamanlar kendilerine ait olan bu stratejik toprakları geri almak için harekete geçti. Babası I. Seti orada başarısız olmuştu. Ramses ordusunu toplayıp yola çıktı.
20.000 askerle ilerleyen Ramses bir pusuya düştü; Hitit Kralı II. Muvatalli onu zaten bekliyordu. Strateji ve baskın etkisiyle Hititler savaşın ilk gününde Mısırlılara ağır kayıplar verdirdi. Ramses’in hayatı tehlikeye girdi. Zafer Hititlere yakın görünürken sonuç kesinleşmedi. Ramses’in aktardığı resmi versiyona göre ise Firavun, tanrıların yardımıyla neredeyse tek başına Hitit ordusunu bozguna uğrattı. Bu anlatı, büyük II. Ramses efsanesini şekillendiren olaydır.
Kadeş Antlaşması bize ne anlatıyor?
- Saldırmazlık: Ramses Hitit topraklarına, Hattuşili de Mısır’a saldırmayacak; üstelik “ebediyen”.
- İttifak: İki krallıktan birine düşman saldırırsa diğeri yardıma koşacak.
- Soy sürekliliği: İki hükümdardan biri ya da meşru varisi tahttan uzaklaştırılırsa diğeri intikam alacak.
- İade: Bir Mısırlı Hititlere ya da bir Hitit Mısır’a sığınırsa karşı taraf onu (zarar vermeden) iade edecek.
- İhlal durumunda: Hükümdarlardan biri sözünü bozarsa her krallığın bin tanrısı onun “evini, topraklarını ve hizmetkârlarını” yok edecek. Sözünü tutan için ise refah söz konusuydu.
Klasik (Eski Eserler) binasında
Birkaç basamak çıkarak müzenin diğer başyapıtlarını keşfetmeye devam edelim.
Tabnit’in lahdi
Sidon’un Kraliyet Nekropolü’nden söz etme zamanı. Bugün Lübnan kıyısında yer alan bu şehir (Sayda), Fenikelilerin eski başkentlerinden biriydi. Her büyük şehir gibi, önemli yöneticilerin kalıntılarını barındıracak bir nekropole ihtiyaç duyuyordu. Sidon Nekropolü 1887’de tesadüfen keşfedildi ve kazılarda bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen olağanüstü lahitler gün yüzüne çıktı.
Bunların arasında biri öne çıkıyor: Kral Tabnit’in lahdi. Tabnit, MÖ 5. yüzyılda Sidon’u yönetti. Lahdinin hikayesi neredeyse bir Indiana Jones senaryosu gibi.

İlginç olan, lahdin yeniden kullanılmış olması. Bu görkemli lahit size Mısır sarkofajlarını hatırlatıyorsa şaşırmayın, çünkü başlangıçta Pen Ptah adlı bir Mısırlı general için yapılmıştı. İlk sahibine ne olduğu bilinmiyor. Sonradan Sidon’un Fenikeli Kralı Tabnit’in mülkü oldu. İstanbul Arkeoloji Müzesi, şehrin görülmesi gereken müzelerinden biri.
Fenikece eklenen yazıt şöyle diyor: “Ben Tabnit, Aştart’ın rahibi, Sidon Kralı, bu lahdin içinde yatıyorum.”
İskender Lahdi
İşte müzenin büyük yıldızı: İskender Lahdi.
O da Sidon’un Kraliyet Nekropolü’nde bulundu. Keşfedildiğinde arkeologlar bunun bizzat Büyük İskender’in mezarı olabileceğini düşündüler; çünkü görkemli olmasının yanında üzerine kazınmış sahneler de büyük fatihi tasvir ediyordu. Oysa lahit İskender’e değil, Sidon’un son Kralı Abdalonymos’a ait.
Abdalonymos, MÖ 4. yüzyılın sonunda hüküm sürdü. Selefiyle doğrudan akrabalığı yoktu; İskender’in Fenike’ye bir yönetici araması üzerine General Hephaistion tarafından kral olarak atandı.

İskender Lahdi’nde neler görülebilir? Bu beyaz mermer lahit, bazı bölümlerinde hâlâ izi kalan boyalı yüksek kabartmalarla süslü. Her yüzü ayrı bir hikaye anlatıyor.
İssos Muharebesi: İlk büyük yüz, Makedonyalı kral İskender’in Pers ordusu üzerindeki zaferine bir övgü. İssos Muharebesi MÖ 333’te, bugünkü Türkiye’nin güneydoğusunda (Antakya yakınları) yaşandı. Darius ağır bir yenilgi alarak kaçmak zorunda kaldı. Biri onurunu kaybederken diğeri Fenike ve Mısır’ın fethine giden yolu açtı. Solda İskender ünlü atı Bukephalos üzerinde; bir aslan derisi miğfer gibi başını sarıyor. Lahdin kapağının üst bölümünde muhteşem bir aslan figürü var. Ortadaki Yunan askeri büyük olasılıkla General Hephaistion, sağdaki ise General Perdikkas ya da Krateros. Ezilenler ise Pers askerleri.
Av sahnesi: Diğer büyük yüzde İskender’in imparatorluğuna barış dönmüştür. Artık Yunanlar ve Persler birlikte ava çıkar. Av okları geyiklere yönelir. Ortadaki figür ise büyük olasılıkla Kral Abdalonymos; sonuçta lahit onun.
